27 Kasım 2011 Pazar

Haute Muhabbet: Atıl Kutoglu

"Hiç siyah bir şeyimiz yok mu bizim şöyle araya koysak?" Atıl Kutoğlu askıdaki elbiseleri diziyor, düzeltiyor, kendi elleriyle, hepimizin düşündüğünden daha hassas dengeler var o askılarda. Ondan sonra beni görüyor ve soruyor: "Kahve içer misin? Espresso da var, Türk kahvesi de..." Kahvesi geldikten sonra oturuyor ama çok uzun süreyle oturabilen biri de değil aslında. Biraz sonra bir müşterisi giriyor içeri ve özür dileyerek fırlıyor yerinden. Anladım, her şeyle ve herkesle kendisi ilgilenmeyi seven insanlardan. Elbisenin boyunu ve yakasını ayarlıyor; "Kadife" diyor sonra, "bu sene çok var".

Nişantaşı'ndaki mağazaya girmek büyük mesele değil aslında, herkes gayet misafirperver ama part-time Avusturya'da yaşayan sahibini orada bulmak tamamen şans eseri değildi, yani kısmen. Günlük işi icabı o plaza senin bu Lütfi Kırdar benim toplantılara giden ben bir gün bir bakar karşısında Atıl Kutoğlu, öyle oturuyor. Yakasına nasıl yapışırım acaba diye bir durdum önce ama Canan'ın başarılı teşvikleriyle (ver coşkuyu... ver coşkuyu!) ben kendimi kraliyet ailelerine kıyafet diken birinin önünde tam teşekküllü cümleler kurararken buldum. Sonra bir bakmışım bir akşamüstü karşılıklı kahve içiyoruz. Yani, aslında ben o gün sabahtan fazla kahve içmiştim (içmeyecektim dün akşamki o son kadehi) o nedenle suyumu yudumluyordum. 



Atıl Kutoğlu kıyafetlerinin %90'ını bizzat kendisi tasarlıyor, çünkü ona göre bir tasarımcının en önemli özelliği ve en çok yapmak isteyeceği şey çizmek olmalı. "Marc Jacobs" bile "mesela kendisi çiziyordur muhtemelen", ama o hem Louis Vuitton için hem de kendi markaları için çiziyor, valla zor iş. (Ve bu arada ben Marc Jacobs sevgimizde ortak olabileceğimiz düşüncesine kendimi kaptırmış durumdayım.) Tasarımları biraz Avusturyalı-Alman, biraz da doğulu. Geometrik, sade ve temiz çizgileri Selçuklu ve Osmanlı desenleriyle, zengin ipeklerle ve kadifelerle, baharat renkleriyle birleşiyor. (Yoksa bi' de aynı dili mi konuşuyoruz?!)
Atıl Kutoğlu, kendisini orta halli bir tasarımcı olarak tanımlıyor ama markasını hızla büyütüyor şu sıralar. Önümüzdeki yaza ilk defa bir erkek koleksiyonu satışta olacak ve Doğtaş için de mobilya tasarladı. Ralph Lauren gibi bir yaşam stili markası olacak bir gün, bence kesin hatta, ama yavaş ve doğru adımlar atarak gidiyor. Yurtdışı projelerine karşı inanılmaz bir hevesi var, bir Hollanda diyor bir Londra... "Acaba" diyorum ben de, "İstanbul bir gün bir moda merkezi olur mu?" "Neden olmasın!" ve gözlerinde ciddileşen bir bakışla ekliyor: "Ama biraz daha enternasyonel olmamız lazım".

Yerde duran pembe şemsiye Haluk Akakçe'nin Atıl  Kutoğlu için özel olarak tasarladığı "bir sanat eseri". (HKY Facebook sayfasında daha yakından bir fotoğrafı da var) Bense postmodern sanata daha iyi çalışmam gerektiğini düşünüyorum, bir iki bilgimi şakırdım yani yeri gelmişken. Ama Atıl Kutoğlu'nun "eteğin çok güzel" yorumuna teşekkür ederken çok profesyoneldim.


Post Arkası:


Atıl Kutoğlu'na ayırdığı zaman için, Canan ve Asena'ya beni itekledikleri için çok teşekkürler.


Merak edenlere;
Hırka: Valentino Red, (Yusufçuk) T-shirt: Park Bravo, Etek: Vakkorama, Çizme: Marc by Marc Jacobs
Atıl Kutoğlu'na soramadım giysileri nereden.

24 Kasım 2011 Perşembe

Uncle Sam




Demokratik bir ülkede yaşıyoruz tabii (zaman zaman fazla ileri gitse de), dolayısıyla bir şeyler de oylama usulüyle yapılıyor. Halk için, halka rağmen, pardon bi' dakka yanlış yerdeyim. Neyse, Blog Ödülleri diye bir yarışma yapılıyor, zaten görmüştür herkes pek çok yerde, seçmenler beğendikleri bloglara oy veriyor, hatta o blogger sonradan kafalarını kızdırırsa oylarından vazgeçebiliyor bile. Şimdi herkes bu yazıdan vazgeçmeden evvel bütün bu laf kalabalığının ve siyah takım elbisemin sadedine geleyim: Bana oy verin, hatta o dönen koltuklu ses yarışmasında da dendiği gibi: beni seç, beni seç, beni seç!(neden kimse Musti'yi seçmiyor orada anlamıyorum?!)


Hatta herkesin işini biraz daha kolaylaştırayım:
Blogun sağ üstünde yer alan sarı kutucuktaki yeşil renkli "oy ver" tuşuna basarak yönlendirildiğiniz yerden oy kullanabilir ya da tam şu linke tıklayarak oralarda kendi halinde takılmakta olan HKY'a oy verebilirsiniz. Bence hazır oraya kadar gitmişken beğendiğiniz diğer pek çok güzel bloga da oy verin.


Herkese şimdiden teşekkürler!


Not: Bir kişinin bir bloga yüz oy kullanmasını engellemek için sanırım, kayıt olmak da gerekiyormuş.


Post Arkası:


Bu fotoğrafı "Uncle Sam'in başarısız bir temsili" olarak adlandırıyorum. O model bende daha ziyade babasına özenen küçük kız çocuğu havası yaratıyor.


Merak edenlere;
Şapka: Zara, Gömlek: Prada, Ceket: Beymen Club, Kolye: Tiffany&Co, Pantolon: Beymen, Yüzükler: Topshop ve Zoe&Morgan

22 Kasım 2011 Salı

Kürkünü Giy!



Ve soğuklar başlayınca aynen böyle olur: deniz ve kum parmaklıkların ardında kalır ve güneş dikenli tellerin üzerinden batar, hem de hiç beklenmedik bir saatte. Ben mesela evden öğle vakti çıktığımı zannederken sahile vardığımızda güneş çoktan batış pozisyonuna geçmişti bile. Hatta deniz kenarında romantik bir pazar geçirmeye, çifterli gruplar halinde gelenler de, evet sevgili kısmı size sesleniyorum, birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlardı. Şu anda, o bakışın nereye gittiğini anlatabildiğimi sanıyorum. Yani aslında diyeceğim, kış gelir ve kürk giyilir işte, deniz kenarında bile.
Renk paleti konusunda yorum yapmayacağım, rengarenk maşallah, siyah gri ne ararsan. Ben mesela Isabel Marant'ın umursamaz tavrına, Prada'nın klasik siyah mont-kahvemsi kürk kombinasyonunu eklemiştim, hatta hazır başlamışken Theysken's Theory'nin üst üste giyilen ayrık parçalarını da. Ya da tam tersi mi olmuştu o kronolojiden pek emin değilim, ama sanırım en başta t-shirt'ümün üzerine giydiğim jileyle hayatta kalabileceğimi falan hayal ediyordum (bakınız o versiyonu da Facebook'ta). Ama bu kadar matematiğe rağmen neden podyumda yürür gibi bir halim olmadığını merak ediyorsanız, tek cevabım bu country kılıklı halimin haftasonu rahatlığına denk gelmiş olması, yoksa yani, lütfen...
Beyaz ayakkabılarımın tek açıklaması da son zamanlarda güneşi havada gördüğünde ne giyeceğini şaşıran İngiliz turistler gibi davranıyor olmam.

Post Arkası:


Blogun sağ üst köşesindeki sarı kutucuğun anlamı, Blog Ödülleri'nde bana oy verebileceğiniz. Oy ver tuşuna tıkladıktan sonra BÖ gerekli yönlendirmeleri yapıyor. Şimdiden teşekkürler!


Fotoğraflar: Genç çiftlerin "Pardon Ha'mfendi bizim de bi' fotoğrafımızı çeker misiniz, cep telefonuyla?" ricasını "Biraz sonra..." diyerek geçiştiren annem.


Merak edenlere;
Mont. Barbour, Kürk jile: Zara, T-shirt: Topshop, Jean: 7 for all Mankind, Çanta: Desa, Ayakkabılar: Sam Edelman, Saç bantı: Accessorize (buradan daha net görülüyor), Kolyeler: Pilgrim ve Mavi Jeans (Canan'ın hediyesi)



15 Kasım 2011 Salı

Hatırlamak...

Ya da net olarak hatırlayamamak. Birkaç anıyı birleştirmek, birbirine karıştırmak ve boşlukları anlatılanlarla doldurmak...  Mesela ben dedemin çok janti bi' adam olduğunu hatırlıyorum. Muhtemelen küçükken bu tanımlamayla hatırlamıyordum tabii. Yeşil gözleriyle mükemmel göründüğünü (evet ailedeki bir diğer renkli gözlü erkek vakası) ve kılığının çok şık olduğunu düşünüyordum sanırım. Ama biraz büyüyünce tam bir İstanbul beyefendisi olduğuna karar verdim. Çok beyefendi tanıdığımdan falan değil; hafızamda kalan kravat-mendil-şapka uyumuyla, annemin anlattıklarını birleştirerek. Paşa Dedem olmaya terfi edişi de bu şekilde gerçekleşti, öyle hatırlanması dolayısıyla. Geçtiğimiz Pazar 18 sene olmuş buralardan, benim erişim alanımdan göçeli; ardında sınırlı sayıda çocukluk anısı ve birkaç parça eşyayla birlikte bu fuları bırakarak...


Hepimizin hatırlamak ve yaşatmak için kendi yöntemleri var... Özlemek için bile çok uzun bir zaman geçmiş üzerinden.


Post Arkası:


Kelimelere dökerken kendimin de döküleceğimi düşünmemiştim. Hatta klavyenin de... Boşluk bırakırken space tuşuna karşı daha ısrarcı olmam gerekiyor artık.


Merak edenlere;
Hırka: Mango (İrem'in, a.k.a Wilma'nın, hediyesi), Toka (Broş kisvesi altında): Yargıcı, Kemer: Beymen Club

10 Kasım 2011 Perşembe

Deli Mavi


Gönül isterdi tabii şu anda o malum şarkıda olduğu gibi göz rengimden falan bahsetmeyi. O zaman çocukluğum boyunca babaannem neden babama benzeyemediğimi ailenin geri kalanıyla mütemadiyen tartışmazdı, ya da ben 13-17 yaş dönemimi göz doktoruma "renkli lens takacağım illa, mavi olmazsa yeşil isterim" diye tutturarak geçirmezdim (neyse ki vazgeçirmiş beni, o inadıma rağmen). Ya da sevgili ısmarlarken (hep öyle sipariş yoluyla bulurum zaten) zengin, zeki ve mavi gözlü kriterlerini aramazdım (biliyorum çok romantiğimdir). Ve işte buradayız, 2011 Kış'ının favori renklerini (yani biraz yanlı bir favorilik statüsüyle) konuşurken, gözlerse orjinal koyu-ötesi kahve.
10 küsür yıllık takıntı rengime yine nereden geldiğimi de anlatayım. Bütün hikaye bayramın ilk günü dolabın başında geçirdiğim 35 sıkıntılı dakikayla başladı. Aslında benim geleneksel jean günüm olan pazara denk gelmemeliydi bayram, yoksa annemle 15 sene önce yaşadığımız dialogu tekrarlamak zorunda kalmazdık: "Sanki giyecek hiçbir şeyin yokmuş gibi ne taktın o kotu üzerine?!" Ve evet aile erkanına layık olayım derken o kılık işte böyle sonuçlandı: Isabel Marant'dan esinlenen jean, Louis Vuitton'un kalem eteklerinin hanımefendi tarafı ve Thakoon dahil pek çok defilede gördüğümüz farklı tonlarda da kombinlenen maviler.
Neyi neden öyle yaptığımı kanıtlamak konusunda ustayımdır. Sadece o etek basenlerimi çıkarıyor muydu bir süre o noktada takılı kaldım.


Post Arkası:


Fotoğraflar: Kuzenciğim Ece
Defile görselleri: Fashionologie


Merak edenlere;
Gömlek: Vakko, Etek: Red Valentino, Ayakkabılar: Chloe, Kolye: House of Harlow 1960, Bileklikler: Pilgrim ve Kamalaya, Saat: Longines
Fotoğraftaki dolap anneannemin...

7 Kasım 2011 Pazartesi

HKY 1 yas büyüdü ama ya aklı?

Ne derler bilirsiniz: bir kızın dolabında asla yeterince kıyafet yoktur, bir de yeterli miktarda askı... Bi' de çirkin adam yoktur az vodka vardır mıydı o laf nasıldı? Her neyse zaten o akşam erkekleri evde, ofiste, maçın başında falan bi' yerlerde bıraktık, Hiç Kıyafetim Yok koskoca bir yaşına da girmişken toplaştık ve askıları pardon yani kadehleri kaldırdık. Ve taaaa 27 Ekim'den kalma neşesi, dedikodusu, kıyafet ve oje geyiği eksik olmayan bir pijama after work partinin akıl dolu anları:
Kadın milleti nasıl oluyorsa hep böyle ikili gruplar halinde kameralara yakalanırlar. Çünkü dedikodu hep iki kişi yapılır, hayır, çünkü iki kişiyken kemeraya göz süzmek daha kolaydır. Yani, bu gruba ben de fazlasıyla dahilim.
Ehem ehem... O gece için tercihim beyaz gömlek oldu, çünkü sabahın en kör vakti itibariyle toplantım vardı beyaz gömlek bu sezonun en büyük hitlerinden biri... Tabii tabii... Hep öyledir.
Pek tabii çoğalan gruplar halinde de kameraya karşı poz alınabilirsin. Mesela, askıları alıp kapıya doğru yönlenirken, veya kahkahadan yıkılırken (Gökçe neye güldün o kadar allasen şu anda bir grup insanı, en azından beni, meraklandırmaktasın?!) ya da illa bir elinde şarap kadehini gezdirirken (işin ilginci o gömlek o akşamdan sağlam çıktı, bu dengede ustalaşıyorum).
Ya da bazen kalabalığın arasından bir bakış atıverirsin. Meine Damen und Damen (ve benden son derece Alman bir yaklaşım) herkes vallahi birbirinden şıktı o Perşembe akşamı Roxy Yan'da. Örnekler vermeyi çok istemiştim ama paragrafın sonsuza doğru uzadığını fark ettim. Ancak lütfen izin verin de size gecenin şıkı olarak kimi seçtiğimi söyleyeyim (beni fazla şımartmayın demiştim!). Vallahi ben yaptım diye değil ama şu arkadaş pek bir yakışıklı değil mi?!
Sonsuza dek beraber olacağız biliyorum.


Post Arkası:


Başının çevresinde parlak hare olan şahıs Meryem ya da İsa değil, benim ve bildiğim kadarıyla henüz ermedim. Belki de fotoğraf makinası benden daha fazla şey biliyordur.


Gelen gelemeyen ama o süper akşamı gerçekleştiren bütün arkadaşlarıma çok teşekkürler!


Daha fazla fotoğraf için: Hiç Kıyafetim Yok'un Facebook sayfasına da bir göz atın!

1 Kasım 2011 Salı

Sessizlik

Bazen, bitmek bilmeyen uzunluktaki cümlelerime bir nokta geliyor, ya da uzun süren bir noktalı virgül. Bazen kelime hazinemin yeterince sözcük içermediğini hissediyorum ya da tanımlamalarımın yetersiz olduğunu. Bazen sessizliğe inanıyorum, peki, belki de o sırada daha kolay geldiği için ama hiç olmazsa rahatlatıcı, tıpkı beyazımtraklar gibi...
Evet son iki haftayı biraz moody geçirdim (yani onu bile adamakıllı Türkçe bi' kelimeyle geçiremedim). Malum, Türkiye de pek eğlenceli bir yer değildi, daha ziyade kara komedi ve trajedi arasında gidip gelmekteydi. Ama hayat öyle ya da böyle devam ediyor. Ofis, hayatı zannettiğinden de zor yapabiliyor. Ya da bazen hiç ummadığın kadar kadar eğlenceli günlerin oluyor. Sessiz ve renksiz tonlara ve klasik kalıplara parlak fuşyalar her zaman iyi geliyor. Gündüzler kısalınca beyazlar daha iç açıcı oluyor. Kış beyazı dediğin şey de her sene geleneksel olarak trend kategorisine alınan bir mesele zaten. Bir de bu yıl parlak ve tok renklerimiz var, soğuk ve karanlığa karşı bünyeyi koruyan. İkisini birbirine ekliyorsun ve işte tamamen eskilerden yepyeni bir kıyafet... 
Avaz avaz şarkı ya da yeni şeyler söylemeyi çok isterdim ama ben de bildiğin sıradan bir moda bloggerıyım sonuçta...


Post Arkası:
Üzerimdekilerin hepsinin birkaç senesi var. Tarzım çok tutarlıdır.


Fotoğraf: Canan O.
Defile resimleri: Fashionologie, Vogue


Merak edenlere; Trench: Vakkorama, Kazak: Vakko, Gömlek: Prada, Çanta: Mulberry, -bundan sonrası zar zor seçilebiliyor ama; Etek: Topshop, Bileklik: Tiffany&Co., Saat: Longines, Yüzükler: Topshop ve Zoe&Morgan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...