26 Eylül 2011 Pazartesi

Burun Farkı

Bundan birkaç yıl evvel bir dönem, on-küsur yaşlarını geride bıraktığıma çok sevinesim gelmişti. Tam kendimle barışmışım, birkaç güven sorunsalını atlatmışım ve kendimi olduğum gibi kabullenmişim ki doktorun biri çıkıp bu hissiyatıma burnunu soktu pek tabii. Cümle çok basitti: "Şu burnunu da düzeltsek mi?" 
"Aaa gerek var mı? Yani o kadar mı kötü?" 
"Bak tam burada nasıl desem; bi' kemer var, biraz da deforme görüyor musun?!" Evet an itibariyle kesinlikle görüyorum o yamukluğu... "Nasılsa açacağız burnunu nefes almana engel olan kemiği düzeltmek için ve..." Ardından argümanını sağlamlaştırmak için kullandığı latince tıp terimleri hatırlamıyorum, benim aklımda deforme sözcüğü yankılanmaktaydı o sırada.
"Yani evet ama... Yaptırsak daha iyi olur sanki değil mi? Daha düzgün görünür..." Ve evet biraz büyüdüğüm gerçekten çok iyi olmuş...

Sonuçta yeni burunları sevdiğim doğrudur, ama ayakkabıda, ki artık sivrildiler. Benim de biraz sivri-burunlu bir karakter olduğum kabul edilebilir bir gerçek, kendi burnumdan bağımsız olarak. Tamam başlarda aklımı biraz çelmişti o doktor ama sonra düşündüm ve başka bir doktora gittim, o da bana nefes problemimle burnumun şeklinin birbiriyle elma ve armut kadar alakadar olduğunu söyledi. Sonra geçen yaz bir arkadaşım sordu "senin burnunda estetik var mı?" diye, ben de gururla "hayır" dedim ama "yapmak isteyen olmuştu..."


Dolayısıyla doktorlara ve ilaçlara pek güvenmiyorum. Onun yerine haftasonları üzerimden çıkarmadığım kot gömleğime ve protez görünümlü devasa uzunluktaki yüzüğüme güveniyorum. Beni hiç yüz üstü bırakmıyorlar. Ben ve güven sorunlarım işte...


Post Arkası:


Fotoğraflar: Canan O.; bir de Canan'a güvenirim, hep doğru açı...


Merak edenlere;
Gömlek: Vakko C-Line
Şort & Yüzük: Topshop
Topuklular: Zara
Çanta: Beymen Club
Saat: Longines, (Tevfik Aydın Saat)
Gözlük: Chanel
Kolye: Tiffany&Co
Bileklikler: Pilgrim & Kamalaya

22 Eylül 2011 Perşembe

All That Rock'n Roll



Bazen böyle cümlelerinizi falan toparlayamadığınız oluyor mu? Ben şu anda o bazenlerden birini yaşıyorum. Aslında tam da doğru tarafımdan kalkmıştım o sabah; istikamet en yakın sahne... Öyle bi' enerji, öyle bi' tavır (ki hiç eksik olmaz yani benden)! Zaten küçüktüm, sarışındım kendimi Debbie Harry (hatta duruma göre Gwen Stefani) zannettiğim bir dönem bile vardı. Artık ayaklarım yere daha yakın, tek sorun cümleleri toplayamıyorum. Sesimin olmaması falan ufak detaylar canım, parıl parıl parlıyorum...




Aslında lojistik nedenler... Dolapta en gözle-ayırt-edilebilir şeyler parlıyordu, Marc Jacobs ve Balmain'den kalma ışıltılı ve pırıltılı görüntüler aklımın bir köşesinde kazınmıştı ve çıkmıyordu, bir de zaten beynimde "Babe I'm Gonna Leave You" (mükemmel yaz-sonu şarkısı) bir süredir theme song'um olarak dönüyordu. Cümlelerin düşmesine de engel olamıyordum, haftasonu güneşinin kaçmasına da. Ama daha yeni uyanmıştık?! Bi' dakika sanırım haftasonunun bu kadar hızlı geçme sebebini keşfetmek üzereyim...




Bu arada, düz ayakkabı giymek için yeni bir mazeret buldum! Hem de parlıyor, karanlıkta bile...



Post Arkası


Ama yakında hep beraber parti yapmaya gideceğiz. Gerçekten... Ayrıntılar çok yakında... Dress Up & Drink Up!


Fotoğraflar: Canan O. evet özlemiştik!

Merak edenlere;
Ceket: Vakko
Bluz: Yargıcı
Şort: Stefanel
Ayakkabı: Stefanel
Kolyeler: Chanel&Annemin isimli kolyesi
Bileklikler: Pilgrim

19 Eylül 2011 Pazartesi

Primetime Pazartesi


Ta daaaaa! Ve en sevdiğim iş günü... Gerçekten... Pazartesi... Gözümü ancak öğle yemeğimi yerken açtığım için ilk yarısının nasıl geçtiğini pek anlayamıyorum, dolayısıyla da gün hemen bitiveriyor. Hatta pazartesileri, sabah kahvemi bile öğleden sonra içiyorum. Ne var canım ben o sendromu yaşamak yerine hayata uyurgezer devam etmeyi seçiyorum yani! Pazartesi şerefine de dün akşam Emmy Töreni'ne süslenip püslenip gelenlerden yalnızca sevdiklerimi sıralayacağım, pazartesi öğlenimi, ay pardon akşam olmuş, iki insan elbise giymeyi beceremiyor diye bozamadım hep iyi olan tarafına baktım... İşte sadece kalburüstü iyileriyle Emmy Ödülleri'nin kılıkları:

Nina Dobrev Vampire Diaries isimli soap opera vampir dizisinde sıkıcı ötesi bir karaktere hayat vermeye çabalıyor olsa da Donna Karan elbisesinin kırmızısı ve etek uçlarındaki katları sıkıcı olmaktan baya uzak, keza göğüs dekoltesi de. Aynı gecede 7-8 adet kırmızı elbise görüldü ki ortalaması genelde 5'tir (matematikten hep iyi notla geçerdim). Hayırlısı olsun yeni bir trendimiz var!

Kırmızı halıda farklı bir şeyler görmeyi sevdiğim doğrudur. Konserve Emmy'lerde de ancak bu kadarı olabiliyor; açık bir göbek bölgesi ve şeffaf bir kumaş. Emilio Pucci ve Gwyneth Paltrow'un başarılı bir ikili oldukları ana şahidiz.


Peggy, Mad Men'de Joan'ın gölgesinde kalıyor olabilir ama elbisesinin kollarından sarkan dallar Marchesa'nın ustalığıyla Elizabeth Moss'un giyimsel becerilerini ortaya koyuyor.

Bence Dior artık ait olduğu yere, kırmızı halılara geri dönmeli. John'u henüz affedemedim ama Dior'a bu kadar sürgün yeterli. Kanıtı da Minka Kelly'nin lacivert, dantel, sırtı açık elbisesi. Sanırım dantel henüz bir süre gözden kaybolmayacak.  


Soyut desenleri ve galaksi parıltılarıyla basit bir kolon elbise kesiminin bile göz alıcı olabileceğini Oscar de la Renta çizmiş, Claire Danes de alnının akıyla taşımış.


Evan Rachel Wood'a ayrı bir hayranımdır (öldürmeyeceklerdi Kraliçe'yi!), kaldı ki Elie Saab'a da ayrı bir zaafım var. Ve sonuç; parlak, payet, siyah, uzunca bir kuyruk, kum saati şekli ve "V for Vendetta" (evet geçen gün tekrar izledim de cümle içinde kullanıyorum) açıklığında bir sırt dekoltesi: mükemmeliyet!


Gözlerim hep abartısız, vakur kesimleri, sırt dekoltelerini, kırmızıları, parlayan kumaşları, kolon elbiseleri ve kırmızıları ayırt edebilmiş. Uyku mahmurluğu mu yok canım! En dikkat çeken trendleri sıralıyorum ben. Valla... Pazartesi neşesi konusunda da gayet ciddiyim... Hayır dalga geçiyorum. Ama belki de ciddiyimdir. Bilmem daha karar vermedim.


Post Arkası


Fotoğraflar: BBC, Fashionologie, NTVMSNBC

16 Eylül 2011 Cuma

Arkadaşlık Bağları


Böyle hani üst üste koyarsın, hepsi birbirine eklenir, çok ayrı parçalardır esasında ama bir arada anlamlı bir bütün olurlar. Tek başlarına da eğlencelidirler aslında ama yan yana dururken hep daha göz alıcı görünürler. Ne kadar çok, o kadar makbul... Tabiki bilekliklerden bahsediyorum, Proenza Schouler ve Marni'nin başını çektiği örme arkadaşlık bileklikleri. Evet bütün yaz her yerdeydiler ve ben daha hevesimi alamadım zira o bileklikler tamamen Esra'nın olayı, hem de ortalıkta öyle Proenza'nın falan olmadığı zamanlardan bu yana... 

Neyse ama ben de oturdum kendi kendime biraz eğlendim. Önce (sağ üstte) toprak tonlarından az renkli, az pahalı (en aşağıdaki büyük taşları olan Proenza Schouler'ın yaklaşık 300 $'lık bir ürünü) bir şeyler çıkardım. Sonrasında da, evet vaktim de vardı, çingene concept'iyle ne kadar çok renk ve desen karıştırılabilir diye denemeye başladım (sol altta da en eğlendiğim versiyon bulunuyor). Uyumsuzluğun uyumu kuralını da seviyorum ama aslında bu aralar takılarda yeşil bir an yaşıyorum bence; Esra'nın lacivertinin üzerinde sakin, rahatlatıcı bir etkisi vardı.


Üst üste koyduğum şeyler anılarımız, birbirine eklediklerim uzunca bir arkadaşlığın birbirini tamamlayan halkaları, ayrı parçalarımız da alakasız karakterlerimiz değildi yani. Hayır canım nerden çıkardınız şimdi?! Gözümün orada damlamak üzere olan da bir damla yaş değil ayrıca... 
Seattle'ın en güzel, en güneşli günleri senin olsun Esra!


Post Arkası:


Bu post, doktora yapmaya Amerika'nın en uzak ucuna giden "içimizden birileri başarılı olacak" Esra'ya ithaf edilmiştir. Şu dakikaya kadar hiç belli olmamıştı değil mi?


Merak edenlere;
Esranın elbisesi: Batik
Bileklikleri: Kaş, el örmesi, arkadaşı gibi çeşitli kaynaklardan
Duvar ve dolap (konsül ona mı deniyordu?) Gökçe'nin

12 Eylül 2011 Pazartesi

Sonrası...


Deneyimlerime göre, ki artık çok biliyormuş gibi konuşabilirim, insanların kapıda bir saat bekletilmesi ve ardından bir takım kıyafetler giymiş insanların yürüyüşünün toplam 20 dakika sürmesi defile denen aktivitede adettendir. Hatta izleyenlerin bir hengamede akın akın dışarı çıkmaları ve hemen ardından defilenin dedikodusunun yapılması da... Ön sırada kimler oturuyordu, koleksiyon toplamda mantıklı bir bütün oluşturuyor muydu, ne kadar heyecan vericiydi, ne kadarı sanat ne kadarı gerçekti... Benim tek bildiğim; gerçek her zaman dışardaki insanlarda. (Hani vardı ya bir zamanlar: The truth is out there yani!)

Ve Başak iki dakikalığına kendi sakinliğini bulur karmaşanın ortasında. Su mavisi de üzerindeki belli belirsiz çiçek desenleriyle sakin bir renktir zaten.


Ardından Aylin (Saraçoğlu) gelir; neşesi, Ümit Ünal elbisesi ve Tiffany kolyesiyle birlikte. Ve, bize eğlenceli hikayeler anlatır.


Sonra kahve içmeye gidilir, çünkü sabahtan beri sayıklanmakta olan bir şeydir. Ben de günün geri kalanında daha ne kadar yorulabileceğimden habersiz, pencereden uzak ufuklara ümitle bakarım. Her defileden sonra böyle tatlı bir yorgunluk çöker de üzerime, ben yaptım çünkü bütün işi...


Ne zaman ne giyeceğim konusunda kafam karışsa, siyah bir şeyle beyaz bir şey giyerim. Diyorlar ki siyah-beyaz kombinasyonları bu sonbahar için büyükmüş, it is HUGE for fall yani! Şaşırtıcı değil mi? Bence de...


Post Arkası:


5 saat içinde önce defileye sonra İngiliz Konsolosluğu'na baloya sonrasında da canım arkadaşımın Galata'daki veda partisine gittim. Kafam o gün gerçekten fazlasıyla karışıktı yani...


Merak edenlere;
Bluz: Topshop
Kolye: Chanel
Etek: Vakko
Bileklikler: Pilgrim

11 Eylül 2011 Pazar

Uzaya Adım Adım: Gamze Saraçoglu Defilesi



Kemerlerinizi bağlayın! Küçük bir uzay yolculuğuna çıkıyoruz. Tatsız tuzsuz haplarla beslenip, sanal zekalarla yarışmalar yapacağız bir sonraki evrim sürecine girebilmek için. Bu sırada ne giymek gerektiği de mühim tabii, yolculuk bunun adı, bakkala gitmiyoruz yani. Cevabı Gamze Saraçoğlu verecek. Kubrick'in dahiyane "2001: A Space Odyssey" filmini almış, kıyafetlere dökmüş, 60'ların übermodernitesinin futurizme dönüştüğü yerde 2012 ilkbahar/yaz koleksiyonu duruyor.



Kubrick'in filmleri bilindik olanı bilinmeyen bir zaman ya da mekan üzerinden anlatır. Tanıdık olayları yabancı bir evrende, günümüzün ilerisinde bir yerde yaşatır. Gamze Saraçoğlu da micro mini elbiselerinde geçmişin korse bağcıklarını, peplum piliselerini, beklenmedik kesiklerle ve dekoltelerle birleştiriyor, uzun elbiselere romantizmi alınmış transparan tülleri ekliyor, aralara derileri karıştırıyor. Beyaz, sarı, kırmızı (evet o iki rengi düzgünce fotoğraflayamadım) ve lacivert bloklar futurist temanın ayaklarını tekrar yere bastırıyor.



Keşke konuyla ilgili olarak Kubrick'in kendisine de ulaşmak mümkün olsaydı...

Post Arkası:


Podyumda uzay filmi çekilirken bizim durduğumuz noktada alt alta üst üste "Survival of the Fittest" konulu bir film çekilmekteydi ve kısa boylu arkadaşlarımız maalesef çok da başarılı olamadılar.


Davetiye için Başak'a teşekkürler!


Filmden kare: IMDB

6 Eylül 2011 Salı

Bir Yaz Gecesi Rüyası


Bi' sabah bi' açtım gözümü Paris'teyim, her bir köşebaşına bir Chanel'in düştüğü şehir. Kahve keyfinde zaman sınırlamasının olmadığı, bir kadeh şarabın koladan daha ucuz bir şekilde var olabildiği, tatlı tüketiminin dibinin suçluluk hissi bırakmadığı mükemmel yer... 







Sonra eve bi' geldim bavuldan bunlar çıktı: camdan kuğular, fiskos sehpa örtüsü ve çiçekli perde... Chanel kutuları mi?! Onlar hep ordaydı zaten canım!


Artık sonbahar geldi, banka hesabım yaz boyunca sıfırlar açısından baya bi' rahatladı. Neyse n'apalım ben de yağmur yağarken yeni güneş gözlüklerimi takarım artık...


Post Arkası:


Kutuların içinden ne çıkacağını ayrıca göstermiyorum çünkü daha uzun bir süre hep beraber yalnızca onları göreceğiz; eh bundan sonra başka bir şey alacak pek param kalmadı.


Beni çok süper ağırlayan kuzenciğime teşekkürler!


Fotoğraflar: Ben ve yeni kameramın marifetleri... Erken doğumgünü hediyelerini seviyorum!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...