28 Mayıs 2011 Cumartesi

Beklemenin Dayanılmaz Hafifliği


Ne zaman birilerini beklesem fotojenik bir han kapısının önünü kendime mesken edinip, çok okur-yazar ve aristokrat bir kişilik olduğumdan da vaktimi değerlendirmek için ayakta bile olsa açarım kitabımı okurum. Ne yani herkes öyle yapmaz mı zaten?! Hatta benim gibi şaşkın tarafından bir kısım insanlar o kitabı okurken çantayı posh bir şekilde koldan aşağı sallandırıp da ceketi külhan beyi kıvamında omuzlarlardan sarkıtabilir ve o zor dengenin nasıl öyle kalabildiğine sonradan şaşırabilir bile. Ne soğuktu ne de sıcak, ne tam giyebildim ne de toptan kurtulabildim kendisinden. Tamam tamam kabul ediyorum ceket konusunda Phillip Lim defilesi vakti zamanında beni biraz etkilemişti, ama biraz. 


Bazen sakin, birbirine uyumlu, hafif ve pastel olsun istiyorum renklerimi. Stella McCartney ve Chloé benden önce hissetmiş bu seneki bahar terziliğinin öyle bir tarafı olacağını. Ama o görüntünün en sevdiğim tamamlayıcısı su ferahlığındaki diğer renkler olurdu. Ben mavimsi ceketimi seviyorum, ama mesela su yeşili diye güzel bir renk de var yeryüzünde, hatta Topshop'ta da. Carven'in mükemmel mavilikteki sükunet sahibi ceketini (ve hatta o koleksiyonun geri kalanını) satın alıp her şeyin üzerine giymek istiyorum ama maalesef fiyat etiketi (390 Euro kadarcık) bu dahiyane fikirlerime engel oluyor. 


Bir de nedendir bilmiyorum ama bende süet yakında iyi bir geri dönüş yapacak hissi hakim. Ufaktan ufaktan ayakkabılarda ve montlarda kendisini göstermeye başladı zaten. Deri ceketin sertliğinden sonra (adamakıllı Türkçe'siyle artık hepimizin dolabında birer tane olduğundan) 70'ler boheminin de etkisiyle nispeten yumuşak başlı olan süeti biraz daha fazla görmeyi bekliyorum, her ne kadar şu anda bakmakta olduğumuz Gucci püskülleriyle buram buram Spagetti Western kokuyor olsa da. Bakalım, nasip kısmet artık. Bu arada elim cebimde en cool halimle beklemekteyim ben. Hah evet hemen orda kafanı kaldır göreceksin beni! Yalnız mavi süet ayakkabılarım, pardon ceketime dikkat lütfen.



Post Arkası:

"Sakın kımıldama!"
"Kımıldayamıyorum zaten bu köpek buraya yattı. Aaaa!"

Siz bu satırları okuduğunuz sırada ben şehirdışında Istancool'u kaçırıyor olacağım. Beni beklemeden gidin derim.

Fotoğraflar: Canan O.
Defile Görselleri: Elle UK

Merak edenlere;
Ceket: Beymen Club
Bluz: Topshop
Etek: Topshop
Çanta: Mulberry
Bilezikler: Vakkorama

24 Mayıs 2011 Salı

Palmiye Zamanı


Geçen akşam Altın Palmiye verilirken çipil çipil ıslanıverdi gözlerim, insanlar ödül alırken ben pek bir duygusallaşıyorum, bana bir ödül falan verseler herhalde ağlamaktan alamazdım o ödülü. Festival'in sponsoru Chopard mücevherlerinin parıltısından kamaşıp da yaşarmadı gözlerim, lütfen, sadece sulugözlü bir insanım ben. Bu sırada yaşlı gözlerimin önünden Cannes'ın ikinci haftası aktı geçti bir film şeridi gibi. Muhtemelen büyük bir çoğunluk sanatsal dersler çıkardı Cannes'dan ama Betty giyimsel dersler de öğrendi. İlk öğrendiklerimizin üzerinden (beyaz elbiseler, iki parçalılar ve sırt dekolteleri) Zeynep'le beraber geçmiştik hatırlarsanız. Duygusallığım üzerimde olduğundan bu sefer sadece yaz zamanı için beğendiğim trendlerden bahsedeceğim, kimsenin kıyafetini harcamayacağım. Duygusalken iyi bir insan oluyorum, gerçekten.

Uzun yırtmaçlı eteklerin kırmızı halıdan sokaklara transferinin yakın olduğunu düşünmekteyim. Haklı çıktığım gün bunu yine herkese hatırlatmaktan da asla gocunmam valla. Ama lanet olsun Angelina'yı koymayacaktım oraya, o zaman her şey daha gerçekçi görünüyordu.

Kırmızı halıda düz ayakkabı, hatta sandalet, selvi bir boy gerektirebilir ama yaz sıcağında yürürken 1.60 sınırını zorlayan boy uzunluğum gerçekten hiç umurumda olmayacak. Ayrıca hiç de fena durmuyor tuvaletlerin altında bile. Yani baktıkça gözüm baya baya da alıştı, 15 cm'lik stilettoları hiç aramıyorum ve giderek kendi kendime inanmaya başlıyorum.

AIDS yararına düzenlenen amfAR Galası'nın ceplerini anmak isterim, zira ellerimi cebime sokmayı ben de çok severim (bakınız: civardaki diğer fotoğraflar). Evet çok yeni bir şey değil ama kullanışlı. Ayrıca herhangi bir düğünün ayakta öylece dikilmem gereken anlarında elin kolum o kadar da boş değilmiş gibi duruyor. Bu kadar plan yapmak yerine yanımda davetiyede önerilen +1 şahsını götürmeyi ben de düşündüm ama kısmet olamadı, henüz.


Yukarıda birer numune olarak görünen cut-out elbiseler, şeffaf kumaşlar ve çiçek desenleri de Cannes'ın havasına yakıştı bu sene. Bi' baktım da ne çok çeşit elbise var dünya üzerinde! Aşağıda ise benim erkek modasından anlamayışımın en önemli sebebini görebiliriz. Jude Law'un toz pembe papyonundan mı bahsedeyim istersiniz yoksa bir papyonun uçlarının daha üçgenimsi olarak mı yoksa karemsi olarak mı daha iyi durduğunu tartışayım? Oysa Uma Thurman'ın mavi elbisenin içinde ne kadar muhteşem göründüğünü anlatmayı tercih ederim pek tabii. Ya da Linn Ullmann'ın (Jude Law ve Robert de Niro arasında sırıtmakta kendisi) evden çıkarken aynaya bakıp da "bu tuhaf pilelerinin altından sarkan kumaş ve etek kesimi acaba beni biraz şişman göstermiş olabilir mi?" diye acaba hiç endişelenmemiş mi merak eder, sonra işin psikolojik boyutuna eğilmek için fazla yüzeysel olduğumu düşünüp insanın annesi Liv Ullmann, babası Ingmar Bergmar olsa bile estetik algılarının zayıf olabileceğine kanaat getirirdim. Aman, ne zaman iyi bir insan olmaya çalışsam (ve bir de kısa cümleler kurmak istesem) birisi çıkıp engelliyor işte!


Post Arkası:

Şaka bir yana Nuri Bilge Ceylan ödül almaya giderken ve Maiwenn sahnede heyecandan koşarken, zıplarken gerçekten duygulandım, bana n'oluyorsa?!

Görseller: Guardian & People & Harper's Bazaar

19 Mayıs 2011 Perşembe

Hanımefendiliğin 10 Kuralı


Kolay gibi görünüyor değil mi? Hayır canım, öyle ha deyince hanımefendi olamıyorsun. Böyle aileden, genlerden gelen bir tarafı var işin. O halet-i ruhiyenin üzerine doğru oturması lazım, ruhla ilgili yani içinden gelecek. Bardağını nasıl tutacağını bileceksin, sigaraya ve tatlıya "Teşekkürler, kullanmıyorum." demeyi bileceksin, telefonunu masanın üzerine bıraktıktan sonra üzerine herhangi bir şey dökmemeyi bileceksin... Baya bir şey bilmek, öğrenmek lazım yani. Meşakatli bir süreç bekliyor hanımefendiliğe niyetlenenleri. Ama üzülmeyin! HKY yılmadı, çabaladı ve uzun araştırmalar sonucunda İsveçli bilimadamlarıyla birlikte hanımefendi olmanın 10 altın kuralını çıkardı:
  1. Asla ve asla hiçbir yere geç kalma! Çünkü o yüksek topuklara acele adımlar pek olmuyor, teknik açıdan imkansızlığı nedeniyle. Geç kalıyorsan da şanınla kal, acele edip de yolda yalpalama ve sonucunda mutlaka karşılaşacağın "Nerde kaldın?!" suçlamalarını hiç üzerine alınma.
  2. Ayrıca o ince topuklar yürürken, pardon sessizce süzülürken hiç ses çıkarmaz. Gerekirse uç, ama takırdama.
  3. Yüksek ses ve yüksek kahkaha dudağındaki rujun rengi her ne olursa olsun yakışmayacaktır. Ruj tabii, rujsuz hanımefendi mi olunur? Rujsuz, kadın bile olunamıyor.
  4. O ruj kesinlikle peçetede, bardakta, kadehte iz bırakamaz. İz varsa, ya ortamı layıkıyla terk edecek ya da kanıtları yok edeceksin. Peçete neyse de cam eşyalar konusunda sıkıntı çıkabilir.
  5. Hanımefendi dediğin şahsın üzerinden takılar sallanmaz. Az ama öz, masum ama pahalı incileri olur, ya da pırlanta ve elmasları. Evet masum.
  6. Dağınık günlerin gelenekselleşen mazereti saç modeli "bugün bed-head denedim"i çok üzgünüm hayatımızdan çıkarıyoruz. Bir buklenin, bir tutamın yanlış yerde durmaması gerekir. Saç bantları o yüzden var, ya da topuz.
  7. Sinirlenmek yok, kıymetli yüz kaslarına ve olası kırışıklık bölgelerine hiç iyi gelmez.
  8. Aynı anda hem memnuniyetsiz hem de müteşekkir görünmelisin. Ayna önünde saatler geçirip pratik yapılarak edinilen bir ifade olmakla birlikte yüze yapışıp kalıyor. Yoksa botox mu o?
  9. Eller ve bilekler ince ve zarif hareket etmek zorunda. Piyano  alıyormuşçasına gezdireceksin ellerini mağazadaki rafların arasında. Önemli olan evin salon salomanjesinde hep kuyruklu bir piyano varmış ve onunla büyümüşsün izlenimini yaratmak. Gerçekler mühim değil.
  10. Çok renkli hanımefendi olmaz. Siyah, beyaz ve gridir en fazla. Hadi bi' de toprak tonları olsun, o da senin hatrına.

Bu arada söylemiş miydim, Marc Jacobs önümüzdeki sonbahar için puantiye yaptı ve biz şimdiden ne kadar çok sevdiğimizi hatırladık. Belki de hiç unutmamıştık. Bu yazdan önümüzdeki kışa mutlaka bir yerlerde çıkacak karşımıza, ya dolabın bir köşesinde ya da sıklıkla uğranılan bir mağazada. Bolca kullanılınca daha eğlenceli görünüyor. Hanımefendilik demiştim değil mi? Yok o zaten bana göre değildi.


Post Arkası:

İsveçli bilimadamı Esra'ya teşekkürler! "Gözümün önünde biri geliyor aslında onu tarif etmeye çalışıyorum."

Fotoğraf: Canan O.
Defile görselleri: Elle UK

Merak edenlere;
Canan'ın
Bluzu: Park Bravo
Tacı: Yargıcı
Kolyesi: H&M
Saati: Guess (Tevfik Aydın Saat)

Ayrıca Machka'da güzel puantiyeli elbiseler vardı. Gördüm.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Pazar Bir Klasiktir.


Sabah kalkmak, önce sakin sakin yoga yapmak ve ardından bir anda aktivist hissedip "bi' dakka ya ben bugün Taksim'e gidiyordum!" diyerek telefon ve twitter gibi mecralara sarılmak. Klasik bir pazar günü işte canım. Hemen Hürriyet'in Planet'inde Dış Haberler Editörü arkadaşını, Sevin arkadaşımın title'ı afillidir, aramak ve "Nerdesin? Tamam geliyorum, çıkıyorum ya şimdi!" diyerek acele etmek. Aynı direğin etrafında dönüp de birbirini görememek. Sonrasında bildiğin yürüyüş işte canım, Pazar yürüyüşü. İnsanlar internetsiz modemin nerelerde kullanılabileceğine ilişkin fikirlerini beyan ettiler, sansüre hayır dediler falan. Dağıldıktan sonra anneanneye gitmek, meraklı aile üyeleriyle çay içerken meydanlardan haberler vermek, bilindik bir Pazar günü yani. Geceye doğru New York'ta yaşayan arkadaşınla, coffee-mate'im Zeynep'le ama, son dedikoduları paylaşmak ve o arada Cannes Festivali'nin ilk haftasında giyilenleri çekiştirmek. Filmleri izlemiş olsaydık onları da çekiştirirdik yani merak etmeyin ama şimdilik elde bunlar vardı. Bir dizi beyaz (gelinlik modası bu yaz daha baya gider), birkaç sırt dekoltesi, biraz da iki parçalı kıyafetler falan.


New York'tan aldığımız haberlere göre Sarah Jessica Parker orada hala popüler. Zeynep'in elinde bunu desteklemek için Sunday Styles bile var. SJP'nin, elbisesi (Dolce&Gabbana) gelinliğe benzemesin diye çok uğraştığını görebiliyoruz, zımbalar, zincirler ve dizi dizi incilerle; ama Zeynep danteli görmek istemişti mesela, fiskos masa örtüsünü değil. Alexa Chung'ın İngiliz halinde bir Kate Middleton gelinliği mütavaziliği hakim (bilek kısmının V kesim olmasına dikkat). Ama ayakkabılar fazla mı kapalı olmuş o uzun kolların altına? "Belki şu arkasından görünen kadınınki gibi siyah yüksek topuklu bir şey?" Takıları (Chopard) bizde de olsa kesin takardık, pek beğendik. Uma Thurman'ın (Versace) beyaz kuğu tüyleri konusunda ise endişeliyiz. "Niye öyle bi' şey giymiş ki o?" Evet baya endişeliyiz, Zeynep'in içindeki İsveçli gereksiz detayları sevmiyor. Ama yeşil taşların (muhtemelen zümrüt) moda olduğunu görebiliyoruz, Angelina Jolie'yi de hatırlayarak. "Angelina'dan neden bahsetmiyoruz?". Haksız rekabetten hoşlanmıyorum coffee-mate'im, kıskançlıkla falan ilgisi yok.



Rachel McAdams'ın (Monique Lhuillier) uzun-ötesi göbek bölgesi ve fermuarından gözümüzü alabildiğimiz anda saçlarının bakırımsı halini özledik, Notebook'ta ne kadar da güzeldi! Yüksek bel ve bol paçanın çok moda olduğunun farkında olmamıza rağmen o güzelim büstiyerin arada harcanmış olmasına içimiz burkuldu. Bryce Dallas Howard'ın (Reem Acra) yeniden hamile olup olmadığını merak ettim ben, "Eğer değilse zaten bi' daha öyle bi şey giymesin! O elindeki kağıt gibi şey nedir ya çanta mı?" şeklinde net konuştu Zeynep. Sonrasında (kabul etmek gerekir ki biraz zalimliğimiz tuttu) kalın perde kumaşından girip Muhteşem Yüzyıl'ın harem kılıklarına vardık ve 1870'lerin Hollandalı hizmetçilerinden çıktık. Karar verdik ki kırmızı halıda altlı üstlü bir şey giyilecekse Tilda Swinton kadar karizmatik durabilmek ve Haider Ackermann'a tasarım çalıştırabiliyor olmak gerekir. Mükemmeliyete bakıyor ve takdir ediyoruz.




Mia Wasikowska'da (Roland Mouret) Zeynep'in tarzını görüyoruz. Kırmızı ama ağırbaşlı, klasik görünümlü ama aslında biraz değişik. Mia ayıptır söylemesi biraz kalas gibi durmuş olmasına rağmen elbisenin güzel görünmüş olmasını, yaka ve etek uçlarındaki detayları başarı olarak yorumladık. Bir de karar verdik ki, illa lazım değilse çanta alma eline, zaten arkanda en az 4-5 tane asistan var, bak bunlar almamış ama eksikliğini hissetmiyorsun, en azından "kağıt" eleştirisi gelmez. Gerçi Dawson's Pacey (Diane Kruger'in bayadır sevgilisi Joshua Jackson'dan bahsetmeye çalışıyorum) de spor ayakkabılarıyla gelmiş ama olsun iyi bir aksesuar kendisi. Sırt dekoltesi dendiğinde biz bundan sonra Diane Kruger'i (Calvin Klein) hatırlayacağız. Yazık ki (biz faniler açısından yazık tabii) ancak sıkı çalışılmış bir vücut giyebilir o incelikte bir elbiseyi, buradan bakınca karın kaslarını görebiliyoruz. Diane tabiki eski bir manken olmanın da tüm avantajlarını kullanmış, heykel gibi dikilebiliyor.


Klasik bir pazar günüydü yani. Evdekiler pazar kaçamağı yapmışlardı, geri döndüler. Çektikleri fotoğraflara baktık. Ligdeki son durumu gördük televizyonda, FB'nin kaç golünden kaçını Alex atmış saymaya çalıştık. Haber kanallarının yürüyüşe dair hiçbir şey söylememiş olmalarına şaşırdık, hep aynı şey olur ama biz hep şaşırırız nedense. Pazar günü her şey olağan ve sıradandır. Hatta bütün müzikler klasik çalar, pazarları TRT 2'deki klasik müzik saatini hatırlayanlar?.. Saat kaç oldu ya bu arada? Ben yine uyanamayacağım sabah.


Post Arkası:

"Nereye basacağım? Hangi ok? Zeynep ya ben bu yeni model skype'ı kullanamıyorum."
"Ya bu arkadaki fotoğrafçılar neden o kadar yaşlı?"

Fotoğraflar: People, InStyle, Grazia Daily, Guardian

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Çizgisel Hareketler


Ehem ehem! Dikkat lütfen... Mühim konulara dikkat çekmek üzereyim. Esasında uyku öncesi rutinimi uzun uzun anlatıp güzellik sırlarımdan bahsetmeyi çok isterdim, o da çok önemli ama o kadar vaktimiz yok. Malum işte 24 ayar altın tozuyla yapılan bakım kürleri, çok gizli formüllerle üretilmiş özel krem, losyon ve benzeri hususi ürünler. Standart yani. Ama mutlaka 360 derecelik, başladığı yere dönen dairesel hareketlerle sürülmeli, o kısmı çok önemli. Ama yo yo hayır daha fazlasını anlatamayacağım, çok ısrar etseniz de... Vallahi olmaz. Artık rutinlerimin üzerine bir çizgi çekesim geldi benim, kendi kendime yüklediklerime format atmak istiyorum (şu anda içimden haykırarak "kendime yeni bir ben lazım"ı söylüyorum, haydi hep beraber!). Bu sezonun modasal ufuklarında bile bildiğimiz çizgiler için bir değişiklik önerisi var. Yılların (moda takviminin yıllar kavramı tabiki; aslen son birkaç sezondan bahsediyorum) kibar Fransız çizgililerine bu sene gösterişli ve İtalyan usulü bir güncelleme geldi. Bu seneki çizgimiz kendini gösteren renklerde ve kalın şeritler şeklinde. Yolda görünen muzlarsa opsiyonel.

Prada İlkbahar/Yaz 2011
Kendisini Milan havasında cesur hissedenleri çizgilileri diğer çizgilerle kombinlerken görmeyi gerçekten isterim. Tabii cesaretten öte o çizgilerin yanlış etkiler yaratmayacağı bir silüete sahip olmak da gerekiyor ayrı mesele, karıştırmıyorum. Podyum ve İstinye Park'tan, ki bazen ikisi arasında fark görmekte zorlanıyorum, ziyade sokakların yürüyüşçüsü (gerekirse öğle yemeği vaktinde Kanyon'da da yürür ama!) çok da abartmaya gerek görmedi, büyükçe çizgileri düz ve yazlık renklerle eşleştirmeyi uygun buldu. Baştan sona çizgilerin peşinden gitmek isteyenler için elbiseler var mesela. İlla da Milan'sa çizgilerde bir baz rengini sabit tutmak önemli, bkz. siyah gibi. Ya da aynı renk spektrumundan çok uzaklaşmamak gerekli.



Yanlış beklentilere neden olmayayım, çizgili giyen kimsenin hayatı o nedenle değişmedi bugüne kadar. Ancak kendi çizgilerini aşanlar ve değiştirenler için başka ve farklı bir hayat imkanı var olduğu iddia ediliyor. Güneş gözlüklerimi takıp, yabancılara güvenmeyi öğrenip güneye ve güneşe doğru otostop çeksem mesela? Bi' dakika ama bavulumu hazırlamam lazım önce, gece kremimi almadan şuradan şuraya gitmem imkansız, ayrıca tonik ve göz çevresi kremimi de koymalıyım bir yerlere, heh evet güneş kremi de gerekebilir. Hangi ayakkabılarımı alsaydım? Ay bunlar sığmıyor ya... Tamam tamam evime geri dönüyorum, zaten dışarıda yağmur var.



En güzel çizgiler, en yeni ve eğlenceli ofisler senin için olsun Canan O.!

Post Arkası:

Fotoğraflar: Canan O.
Defile görseli: Guardian

Merih'in;
Bluzu ve pantolonu: Zara
Gözlükleri: Ray-Ban / NY sokağı yorumuyla
Yüzüğü: H&M  ooops düzeltiyorum! Forever 21

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Aşk mı Sanat mı?

Alexander McQueen: Savage Beauty sergisinden

Bazı kişiliklerin değeri ancak ölümlerinden sonra anlaşılabiliyor fani dünya tarafından. Alexander McQueen trajik bir şekilde intihar etmemiş olsaydı belki de ne Kate'in gotikten ziyade romantik gelinliğini, ne de New York Metropolitan Müzesi'nde (kısaca MET olarak bilinen) kendisi onuruna açılan retrospektif sergiyi ve ünlülerle süslü Gala gecesini bu bakış açısıyla seyredebilecektik. Bir süre daha takdir ettiğimiz ama zaman zaman da anlamlandırmakta zorlandığımız bir tasarımcı olarak kalacaktı belki de gözümüzde. Kendisi farkında değildi muhtemelen ama bir moda tasarımcısı olmanın ötesine geçti esasında bu dünyadan giderken. Keşke kendi dehasının takdir edilişine şahit olabilseydi ama insanlık olarak trajediyi seviyoruz sanırım, bir şeylerin nedenini nasılını anlamamıza yardımcı oluyor belki de. Geçtiğimiz yıldan bu yana McQueen'in tasarımlarının karanlığını, teatral abartısını ve avangarda eğilimini kutluyoruz ağıtlar yakarken.




Gecenin anısına özellikle Alexander McQueen giymeyi seçenler de vardı (yukarıdakiler), ya da herhangi güzel bir elbiseyi giyenler (aşağıdakiler). Çoğunlukla heykelimsi, bazı zamanlar şeffaf, bazen metalik parlak, bazen işlemeli gördüm ben. Bu yaz düğünlere katılırken ne giyeceklerini soran arkadaşlarıma cevap vermek istiyorum, mutlaka renkli, bkz. Anna Wintour'un metalik pastelleri. Takım elbise giyip üzerine ilginç bir şapka takmayacaksanız, her ne kadar kırık yumurta concept'inden pek emin olmasam da bkz. ADR, siyah kesinlikle değil. Kırmızı halısı varsa uzun. Ama sanki tercihen şöyle uçuş uçuş, Miranda Kerr gibi (ki genellikle çok takdir ettiğim bir simadır) kuğu ve gelin arasında bir yerlerde değil. Sırtı açık neden olmasın dedim Bridget Jones, pardon Renée Zellweger'e bakınca. Bir de poz verdiğinizde sizi Yunan heykeli gibi gösterecek bir şeyler, evet Karl'ın kollarındaki Blake Lively'den bahsediyorum, hiç fena olmazdı. Kişisel fikrim ve hayalim tabii bunlar.



Meşhur, hatta artık fazlasıyla meşhur o nedenle herkesten ayrı bir fotoğraf karesinde tekrar tebrik ediyoruz kendilerini, Sarah Burton ise bunu düşünmüş müydü mü emin değilim ama bence düğüne bir gönderme yaptı. Ama hem düğünün hem de serginin hazırlıkları için, ki biri New York diğer Londra'da, gerekli enerjiyi nereden bulduğunu bilen birisi varsa bana da söyleyebilir mi?



Aşkı kutlamak için düğün sanatı kutlamak için sergiyi kullanıyor toplum. Birkaç gün içerisinde McQueen'in aydınlık ve feminen yüzü kraliyet düğününde ve geleneksellikte, karanlık ve normlara karşı çıkan tarafı ise MET'te sahne aldı. 22 Ağustos'tan sonra internet için de bir ağıt yakarız, aşka ya da sanata değil ama (nispeten) özgür bir mecranın filtrelerde harcanışına ağlarız. Belki ondan sonra anlamlandırmaya da başlarız, neden ve nasıl demokrasinin ilerisinin otokrasiye doğru meylettiğini.


Post Arkası:

Fotoğraflar: Guardian
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...