24 Şubat 2011 Perşembe

İlkbahara Giriş 101



Artık kıştan ve siyahlardan sıkıldım, camellar ve bejler içimi dardı ve çıkış yolunu pembe renginde gördüm, şöyle fuşya pembesi ama, en çok bağıranı. Ulu moda camiası bu sezonun desenini meyve ilan etmişti değil mi? O zaman kesinlikle kocaman çiçek desenleri gerekli İlkbahara Giriş 101 dersi için. Hayır hayır, önce çiçek açar sonra meyve verir mantığından ötürü değil. Artık üzerlerindeki moda baskısı kalkmış olduğundan. O nedenle mi acaba daha büyük görünüyorlar gözüme? Ayrıca da rengarenk Marc Jacobs ve çiçek bahçesi şeklindeki D&G koleksiyonlarında bir yanlışlık olmasının imkansız olduğundan. Yine de, kıştan ilkbahara girerken, siyahtan renklilere doğru küçük küçük adımlar. O sebeple 101 kodlu dersimiz için annemin çekmecesinden aşırmış olduğum fular, bir aksesuar olarak yeterli neşeye sahip.




Öncelikle, aksesuar dediğin kendini gösterir. Yoksa çok büyük bir işleve sahip olmayan bir şeyi üzerinde taşımanın ne anlamı var yani? Hatta tercihen tezatlık yaratacak bir yanı olmalı ki, hem görüntüyü dengelesin hem de dikkatleri başka yerlere çeksin. Yani, çok fazla siyahın ya da benzer ölü bir rengin zıttı parlak renkler, düz zeminlerin üzerine alabildiğine desen, ciddiyetin aksine de çiçek böcek. Sanki kış gününün ortasına bahar tablosu çizmek gibi. Fularları, işte bu gibi sanatsal referanslarından ötürü ayrı bir severim takı, toka ve çeşitli türevleri arasında.


Marc Jacobs




Mary Katrantzou for Topshop


Aldığım notlara göre (dersimi sıkı çalışırım) bahar trendleri "renk" demekte, bu durumda elde olan imkanlarla siyaha pembe ile ufak çapta bir set çekmenin Şubat sonu için yeterli olacağını düşünüyorum. Turuncu-pembe gibi kombinasyonlara ve "colour blocking" gibi tam teşekküllü bahar trendlerine ayva çiçek açtığında girişeceğim. Şimdilik kış bohemi kıvamı benim için yeterli, küçük küçük adımlar, henüz 101, bunun 200 ve 300 kodlu daha advanced kurları da var.



Bu sezon müfredatta fular şal modası falan yok mu dedi birisi? Olabilir, bu benim ödevim, istediğim konu üzerine yazarım.


Post Arkası:
Fotoğraf: Canan O. & Guardian

-Sakın kıpırdama! SAKIN! Pardon, korkutmak istememiştim.
...
-Konuşma!
-Biliyorum, çenemi tutmayı öğrenirsem bir gün başarılı olacağım kesin.


Merak edenlere;
Fular: Vakko
Elbise: Gap
Kolye: 70'lerden kalma

19 Şubat 2011 Cumartesi

New York, I love


New York Moda Haftası'nın ön koltuklarını hepimiz için ayırttım. Vakit dar, İstanbul'da trafik yoğun, haftasonu programı hareketli ve moda o kadar hızlı olmaya yelteniyor ki, gerekli teknoloji ve denkleme ulaşabilse ışık hızıyla bile yarıştıracak kendisini. Uçaklar o kadar hızlı gidip yetişemez, tabii ayrıca davetiyeler buralara kadar da gelemez (eğer Vogue'da editör değilseniz), o nedenle herkes bu haftaki defilelerden özet bir tur hak ediyor. Matt Damon'in L.A.M.B.'de yerini almaması, 3.1 Phillip Lim defilesini izleyen Salman Rushdie gibi ön sıra dedikodularını bilahare anlatırım isteyenlere ama öncelikle bu hafta ilk bakışta sevdiğim renklerden, kesimlerden bahsetmeyi isterim, belli mi olur belki yarından da yakın bir gelecekte giyesiniz gelir, hazır hava hala müsaitken.


Disiplin Puanları


Herkes 70'lerin özgür ruhu derken Marc Jacobs ve değişime olan sonsuz inancı başka bir şey dedi: Disiplin. Bir de her şeye puantiyeler koydu, irili ufaklı ve değişik renklerde. Puantiyelerini, kalem eteğini, peplum detayını ve sıfırcı tarih hocası ifadesini yanına alanlar hemen havaya girebilirler.


Ya Şarap


Olivier Theyskens'in teorisine hayran kaldım. Theyskens' Theory'nin derin bordolarını, ki daha pek çok yerde bordo kendisini tekrarlayan bir renk oldu, hemen giyesim geldi. 90'lardan kalma tie dye eteğimi de buldum mu hazırım. Nasılsa 95'ten sonra çok da uzamadım.


Ya da Limoncello


Beş sene  evvel Victoria Beckham'ın saygıdeğer bir tasarımcı olacağını birileri söylemiş olsaydı valla şimdiye hiç hatırlamıyor olurdum, çünkü üzerine gülecek kadar bile tınlamamış olurdum. Ben sarılarını sevdim, hem solan yaprak melankolikliğinde hem de esasen neşeli bir renk olarak. Sonbahar sarısını hissediyorum şimdiden.


Tommy the Cool


Baya bildiğimiz Hilfiger'dan bahsediyorum, hani lise uniforması yaptığımız. Peter Som'un danışmanlığı yaratıcı meyvelerini vermiş, 70'lerin Rock 'n Roll ruhuna saygı duran bir koleksiyon çıkmış. Önümüzdeki sonbahara iple çektiğim bir mağaza ziyareti beklemekte beni. 


Derin Mevzular


Diz kapaklarını örten midi etekler çok mu mutasıp geldi gözünüze? Çözüm kolay, makası alırsın eline şöyle bir derin yırtmaç, elini korkak alıştırma sakın, bak eskisinden güzel oldu. Micheal Kors aynen öyle yapmış işte.


Hangi Camel?


Bir camel palto alın ve senelerce giyin mi demişlerdi? Evet evet o çizgilerin arasından seçebiliyorum ben de camel'i. Ama Marc by Marc Jacobs koleksiyonunda sevgili Marc'çığım 70'leri külliyen emekli etmemiş henüz.




Etekler uzunca, çizmeler diz boyunda, senelerden '74, tarzlardan sportif ama lüks, defile izlemeye gelenler arasında kürk yaygın, blogger'ları ise iddialı ayakkabı seçimlerinden tanıyabilirsiniz. Seneye yılbaşı partisinde metalik bir pantolonumuz illa ki olacak. Siyahı olmayan koleksiyona sonbahar demem ben, ama lacivert ve çeşitli kahveler de inandırıcı olabilir yani. Rodarte'ın sakinliği ve yana yatık dalgalı saçları, Proenza Schouler'in geleceğe yönelik dijital geometrik renkleri derken gitmiş kadar olduk değil mi? Vallahi New York'u seviyorum!




Fotoğraflar: Fashionologie

14 Şubat 2011 Pazartesi

Sevgiliye Ne Alınmaz-mış?


Sağda solda kalpli kırmızı balonlar havalarda uçuşurken, kuzey ülkelerde deniz buz olmuşken, ilkbahar pembelerinden turuncularından, çizgililerinden, puantiyelerinden, 70'lerin disco ışıklarından gözlerimi alabildiğim bir cumartesi öğleni fark ettim ki bütün İstanbul jet sosyetesi, pardon cemiyet diyorduk artık değil mi, Pera Müzesi'nin Frida'sını gezmiş görmüş, bir tek ben kusur kalmışım. Neyse ki bir ben değilmişim, birkaçımızmışız da Frida'nın bir çocuğunki kadar basit çizgileriyle renklerinin aşk ve evren gibi devasa ve karmaşık meseleleri ne kadar yalın anlattığına bakarken yalnız değildim. Yoksa o sırada aklıma gelmezdi Ömer'e sormak, düşün ki Sevgililer Günü, düşün ki sevgilin sana hediye almış, sen açıyorsun paketi, hangi hediyeyi açmış olmayı hiç istemezdin diye. Ömer'i hatırladık değil mi? Arada fikrini sorduğumuz bir kurum kendisi.


-Kalpli herhangi bir hediye. Yani zaten saçma, Amerikalılar'ın uydurduğu, Halloween, Thanksgiving gibi kutlama günü. Manasız bir pazarlama stratejisi olduğunu düşünüyorum.

Yani ben de zaten pek de farklı bir cevap bekliyor muydum? Hayır. Dolayısıyla sakin sakin merak ettim, daha önce hiç Sevgililer Günü'nü kutlamak gibi bir yanlış yapmış olabilir mi Ömer diye ama tabiki kutlamamış dolayısıyla kötü bir hediye de almış olamazdı ama kendisinin bu konuyla ilgili cevabı daha iddialı:
-Ben iyi bir hediye alıcısıyım o nedenle kötü hediyeler gelmez bana.
Evet, keşke bu denklem her konuda işleyebilse diyesim geldi.

Hiçbir mühim gün bir gazeteciye danışmadan tam anlamıyla araştırılmış olunamaz. Gazetecilerin her zaman beklediğinizden daha fazla fikri vardır konuyla ilgili. Peki o zaman Çınar, nefret etmekte özgür olmakla beraber Sevgililer Günü hediyelerinin ne kadar kötü olabileceğiyle ilgili fikirlerini söyler miydi?

-Kutlamak için her neden iyidir. Yani Sevgililer Günü olsun, Perşembe olsun ya da Bekarlar Partisi olsun. Önemli olan kutlamak, eğlenmek.
Ve işte her zaman görmeyi istediğimiz neşeli kutlama ruhu. Ne almak istemezdin Sevgililer Günü Hediyesi olarak?
-Sexy iç çamaşırı?! Benim cüssemde yapmıyorlar yani o nedenle. Çiçek istemezdim, genellikle kadınlara alınan bir şey çünkü. Bir de mum, ne yapayım yani mumu?
Pek gerçekçi oldu.
-Ama esasında, Sevgililer Günü'nde hediye beklenir genelde, o nedenle hediyenin beklenmedik zamanlarda beklenmedik şekillerde olması daha iyi tabii, bir oyuna dönüyor o zaman daha eğlenceli. Sevgililer Günü bir gün senede, hediye daha sık alınmalı.

Gazeteciler ve politikacılar arasındaki olası benzerlikler konusuna daha fazla girebilmeyi ben de çok isterdim. Ama sevgi dolu bir gündeyken hazır ve de beni ilgilendiren kılık kıyafet işlerinden bu kadar sapmışken bunu yapmayacağım ve bu romantik cevaplardan aldığım gazla Ömer'e, ama bu diğeri ve uzun süredir Canan O. gibi mükemmel bir kız arkadaşa sahip olmak gibi de bir referansa sahip, soracağım Sevgililer Günü'nde almak istemeyeceği 3 hediye nedir. (Kendisini karşıma alamadım ama teknolojinin nimetleri sağolsun.)

- 1. Sevgilimden hediye 2. sevgilime hediye 3. sevgililer günü tebriği
Bu sevginin kaynağına inebilmek mümkün müdür acaba?
-Çünkü sevgililer gününün benim için Serdar Ortaç albümlerinden, Başbakan'ın ulusa seslenişinden, Sezen Aksu'nun muhtesem(!) sesinden, McDonald's'tan, Aşk-ı Memnu'dan, Merinos Halı'dan, Sinan Çetin reklamlarından hiçbir farkı yok.
Sevgilimle İşçi Bayramı'nı kutlamayı tercih ederdim.

Bence ikisi de ayrı ayrı organizasyonlarla kutlanabilir tabii. Ama benim asıl merak ettiğim, sonradan uydurma bir gün olarak Sevgililer Günü'nden bu kadar hoşlanmayan arkadaşlarımın Anneler Günü hakkında neler hissettikleri. Mesela Ömer'lerden biri annesine mutlaka işine yarayacak bir hediye alıyor, diğeri de hediye almasa da ailece hep beraber olunması, kutlamaya benzer oluşumlara girilmesinde bir sakınca görmüyor. Çünkü Anneler Günü her ülkede farklı kutlama günleri olmayan, dinsel ve sosyal kökenleri daha güçlü evrensel bir gün değil mi arkadaşlarım? Hayır, hiçbir şey ima etmiyorum, ayrıca mazallah annesi ve oğlusu arasına asla ve kati suretle girmek gibi teşebbüslerim dahi olamaz. Nerden de aklıma geldi o soru ya?! Konudan çıkarılacak ders: Cevabını alınca sus ve otur.

Post Arkası:
Ömer'e, Ömer'e ve Çınar'a benim sorularımla uğraştıkları için teşekkürler! Kendileri kısıtlı erkek okuyucu kitlemin (kitle yani yüzbinlerden bahsediyorum) temel direklerini oluşturmaktalar ve üç ayaklı bir masa asla devrilmez.
Fotoğraflar: Canan O.

6 Şubat 2011 Pazar

Yorgan Hikayesi



Huyumdur, gerekli zamanlarda mutlaka hasta, halsiz ve bitkin olurum. Bayram tatilleri olsun, moda haftaları olsun hiç atlamadım, o nedenle bu seneki IFW de bu gelenekten nasibini aldı. Neyse ki Isabel Marant ya da Christopher Kane falan çıkmıyor, yoksa kendimi asla affetmezdim. Gerçi iyi bir Atıl Kutoğlu, Bahar Korçan izleyemediğime yanmıyor değilim. Yokluğum eminim o kargaşada, giderek yükselen topukların ve saçların arasında baya derinden hissedilmiştir. Neyse, eve gönderilen onlarca geçmiş olsun çiçeğiyle, buketiyle, çelenkiyle idare edeceğim artık... Yani, bir tarafta İstanbul moda olurken benim temel sorunsalım kış mevsiminde yorgan giymeden de sıcak kalmanın bir yolu var mıdır? Ya da bir başka deyişle "şık" olmak ve üşümemek arasında ölümcül bir uçurum mu vardır da her seferinde bir diğer seçeneği feda etmek zorunda kalırız?




Hayır (Kendi sorularımı kendim cevaplandırırken ne kadar eğlendiğimi söylemiş miydim? Asla yanlış cevap yok), ama yakıştıranı var yakıştıramayanı var "snow bunny" olmayı, yakıştıranlara burdan bi' bravo! 90'ların ilk yarısına ait bir kış üniforması (moda demeye dilim varmıyor) şiştikçe kabaran puf astronot montları her yiğidin harcı değil ama söylentiye göre soğuğa birebir. Rivayet bu ya, ünlü insanlar da giyermiş meğer, özellikle Sundance Film Festivali'nde (bkz. Dakota Fanning, Liv Tyler) ya da New York'ta şu sıralarda (bkz. Katy Perry, Natalie Portman). İleri teknoloji sağolsun, pufunu azaltmışlar, o kadar da uzay yorganı gibi değil artık ama hala sıcak ve her zamankinden daha giyilesi. Kemer, kürk gibi detaylar feminen, ayrıca kulaklar üşümesin, kış öğleni güneşi de gözüme girmesin endişesi şapkayla süslemek için iyi bir mazeret. Teoride süperim evet, ama sadece yorganın altından kıpırdayamacak durumda olduğum sürece. Ondan sonra yine ilk söyleyeceğim cümleyi biliyorum: Ne kadar soğuk olabilir ki?! 



İstanbul'un soğukları dar geldi, Orta Doğu'da işler çok karışık, ben Stockholm'e gidiyorum, haftaya. Boyfriend t-shirt üstü küçük deri montun anavatanında, selvi boylu Kuzey halkının soğukla nasıl başa çıktığını inceleyip geleceğim. İşte orada, buzun üzerinde atacağım adımları hesaplarken tam bir şaşkın Akdenizli olarak görmenizi isterdim beni. Şimdiden giydim zaten şaşkın kimliğimi üzerime, görüldüğü gibi gündemin çapraşık konularını çok kurcalamadan kıyısından dönmeyi başarıyorum. Yoksa bir çift lafım olan riyakar köşe yazarları da vardı.



Post Arkası:


Fotoğraf: Canan O. "Gayet şipşak çalıştık valla bu sefer."
Fotoğraftakiler: Merih ve Zara montu ile nereden aldığını hatırlayamadığı şapkası...
Ünlüler: People


Evet, "Yorgan Hikayesi" (How to make an American Quilt) diye bir film vardı, kimimiz orta okuldaydı (yaa öyle bir şey de vardı) ve bu konuyla hiç alakası yoktu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...